Annemin mevlit gününde, yengem eşimi hizmetçi gibi kullanıp 12 sofraya yemek servis ettirdi

BÖLÜM 1

Annemin mevlit gününde, Elif’i herkesin gözü önünde hizmetçi gibi aşağılayan yengem…

—Şehirde demir işi yapan biriyle evlendin diye kendini hanımefendi mi sanıyorsun? Tepsiyi al, içeri götür.

Bu sözleri, avluda oturan hocaya bahşiş vermek için kalktığım anda duydum. Elimde 500 TL vardı ama sanki parmaklarım taş kesilmişti.

Elif başını eğmişti. Avuçlarında sıcak tencerelerin izleri, gözlerinin altında uykusuzluk vardı. Sabah ezanından beri baba evinde 12 sofra hayır yemeğini hazırlıyordu. Bu annemin mevlitiydi. Ölmeden önce bana, “Mert, ev bölünse de bölünsün ama aile onurunu kırma” demişti.

Ben Mert Yılmaz. İstanbul’da küçük bir demir doğrama ve kapı atölyesi işletiyordum. Paramız çok değildi ama emeğimizle yaşıyorduk. Elif’le kiralık iki odalı bir evde oturuyorduk. O Balıkesir taraflarında küçük bir köyden gelmişti. Bu yüzden ağabeyim Emre ve yengem Zeynep onu hiçbir zaman benimseyememişti.

Onlara göre Elif “yoksul aile kızıydı”, “eğitimsizdi”, “çeyizsiz gelmiş bir yük”tü.

Annemin ölümünden sonraki ilk mevlitti bu. Emre telefonla arayıp demişti ki:

—Mert, bütün akrabalar gelecek. Eşini de getir. Annemizin ruhuna hayır yapacağız.

Ben de insanların yumuşadığını sanmıştım. Ama eve girer girmez anladım ki bu mevlit, annemin ruhu için değil; insanlara gösteriş yapmak içindi.

Zeynep yengem, boynunda altın zincirlerle misafirlere her şeyi “kendi emeğiymiş” gibi anlatıyordu. Oysa Elif arka mutfakta 12 kilo hamur yoğuruyor, yemekleri karıştırıyor, tabak yıkıyor, bir an bile oturmuyordu.

Bir ara mutfağa girip dedim ki:

—Elif, otur biraz. Ben yardımcı olurum.

Elif korkuyla fısıldadı:

—Lütfen şimdi bir şey demeyin, ortalık karışır.

O sırada Zeynep içeri girip yemeği tadıp şöyle dedi:

—Tuz az olmuş. Fakir ev kızı olunca böyle olur işte.

Elif sadece:

—Hemen düzeltiyorum abla, dedi.

İçim yanıyordu ama annemin fotoğrafı gözümün önündeydi, kendimi tuttum.

Öğlene doğru kalabalık arttı. Hoca duaları bitirince hayır yemeğinin dağıtılacağını söyledi. O anda Emre beni kenara çekti:

—Mert, bir belge imzalaman lazım. Formalite.

—Ne belgesi?

Gözlerime bakmadan söyledi:

—Ev annemden bana kaldı. Sen İstanbul’da yaşıyorsun. Sonradan sorun çıkmasın diye “miras feragatnamesi” imzala. Kadınlar sonra ortalığı karıştırır.

Kağıda baktım. Gerçekten de mirastan feragat belgesiydi.

Sanki annemin hatırasına biri çamur atmış gibi oldum.

—Anneme böyle bir şey hiç demedi, dedim.

Emre alaycı bir gülümsemeyle:

—Son günlerinde yanındaydım, sen dükkândaydın, dedi.

Tam o sırada Zeynep, Elif’i kolundan tutup içeri getirdi:

—Buna da imzalatın. Sonra “benim de hakkım vardı” demesin.

Elif korkuyla bana baktı:

—Mert, ben bir şey istemiyorum ama…

Zeynep sözünü kesti:

—Senin istememen önemli değil, imzalaman önemli.

Elimi kağıdı yırtmaya götürdüğüm anda gözüm duvardaki küçük siyah cihaza takıldı. Bir kamera.

Annem altı ay önce evde bir şey kaybolunca oraya kamera taktırmıştı.

Bir anda annemin sesi kulaklarımda çınladı:

—Mert, Allah’ın odasında gerçek saklanmaz.

Emre’ye döndüm:

—Annemin gerçek vasiyeti nerede?
BÖLÜM 2 ALTTA